25 Nis 2009

1

Kırmızı. Gün kırmızı. Mordan kırmızıya dönüp tekrar moraran bir kırmızı. Beyaz sigara baştan aşağı. Ucu kırmızı. Üzerinde bir aslan deseni. Gece sigara mor ve kırmızı.

Yolda çalışanlar. Bekleyenler alacalı ve bekletilen taksiler sarı. Yarısı yasal yarısı yasadışı. Kaygan diyologlar:


-Beyfendi, boş musun bu gece?

-Evet. Ama seviyorum boş geceleri ben.
-Bir içki içer misin benimle?
-Yok. Arkada polis var bence topukla sen.
-Polisi sikim sana bişey olmasın.
-Saol, iyi geceler.

Tüm gece dönen duran, muhattabları farklı aynı diyologlar. Güneş aya hiç galip gelemeyecek bu gece sanki. Pek bi dumanlı mahalle. Pek bi sisli, tek sesli caddeler. Mutfaklarının perdesi yarı açık, tülsüz daireler. Kadın ve adam, biri açık biri kapalı iki ağız bazen ayna anda açılan.


Telefon arada yanıp sönüyor. Sesi kapalı. Batarya zayıf. Düzenli bir aydınlık telefondan. Bitmiyor. Eskilerden bir ses. Yakınlardan aslında. Düşüncelerden.


Sisli sokakların nüfusu bir anda değişti. Tekrar değişecek. Bir dolmuş doldu ve kalkıyor. Yakınlarda inenler ve son inenleri görenler. Son inenleri görenlerden bir adam. Bilmediği bir iki caddeyi eskilerden bir sesle arşınlıyor.


Sarhoşluk. Bir iki damla başta, sonra artan yudumlar. Sonra şişenin dibi. Kızaran bir mor. Alışılmadık bir yastık, yeni renkte bir çarşaf. Koku ve astım. Değişimi seven hastalık.

Read more...

26 Ara 2007

0

Bazen bir sonbahar geliyor ve hiç gitmiyor. Bazen bulutların ardından güneşin saniyelik kendini göstermesi aldatıyor insanı.

Sanırım yine böyle olacak. Nerden gelip nereye gittiğimi bilmiyorum. Bilemiyorum. O kadar anlamsız ki herşey ya hiç büyüyemedim ya da daha erken.

Bazen hayat kışda oluveriyor. Devriye geziyorum mevsimleri, ayları ve şu an bir aralık gecesindeyim.

Bu soğuk günlerde ısınmak için kaçtım burdan. Sabah erkenden kendime bile gelememişken atladım otobüse ve daha sıcak hissettiğim yerlere gittim. Balıkçıları izledim oralarda, nasıl da bırakıyorlardı kendilerini sulara. Tuttukları balık değil zamandı, ona öyle bir meydan okuyorlardı ki akan su zaman oluyordu onlar için. Bazen zaman yolculuğuna çıkıyorlardı. Einstein ' a göre zaman yolculuğu için ışık hızına gerek vardı ama onlara göre yoktu. Hele birisi vardı oltasına balıklar sıra sıra vurup o elinden kaçırsa da onun aklı kaçan balıklarda değil yakalayamadıklarındaydı. Her seferinde önümüzdeki balıklara bakıcaz ve haftaya daha iyi olta sallayacağız diyordu. "Olmadı yem, olmadı olta, hiç olmadı nehir değiştiririz." dedi fısıldayarak.
Son 2 sözcüğünü daha bir sesli söyledi. Oda biliyordu nehir değiştirmenin ne kadar zor olduğunu, nehir değiştirmek çözüm olsa da oltaymış, yemmiş gibi küçük dertlerden nehir değiştirmenin ne kadar acı olduğunu.

Hava kararmadan geri dönmeliydim. Yol uzundu nerden baksan 5 saatten fazla. Burda kalmak da istedim aslında, kalabilirdim ama benim için bir hayat barındırmıyordu, şimdilik zorunluluklarım vardı ve geri dönmeliydim. Başka bir zaman deyip ayrıldım. Günlerdir orayı düşüyorum, balıkları.

Read more...

Ne değil bu blog

Hayatın anlamını bulmana yarayan incil niteliğinde yazılar derlemesi değil bu blog

  © Blogger templates ProBlogger Template by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP